EĞİTİM SEN’den 2025/26 Eğitim-Öğretim Yılı Eğitimin Durumu Raporu
EĞİTİM SEN’den 2025/26 Eğitim-Öğretim Yılı Eğitimin Durumu Raporu
Eğitim Sen 2025/2026 Eğitim ve Öğretim Yılının sona ermesinin ardından bir değerlendirme raporu yayımladı.
EĞİTİM SEN Samsun Şube Başkanı Şube Başkanı İbrahim ÖZKAPTAN, Eğitim Sen tarafından hazırlanan raporu bir basın açıklaması ile kamuoyuna duyurdu.
EĞİTİM SEN Samsun Şube Başkanı Şube Başkanı İbrahim ÖZKAPTAN açıklamasında şu ifadelere yerv erdi: “2025-2026 eğitim-öğretim yılı, 26 Haziran Cuma günü çalacak son zille birlikte yerini yaz tatiline bırakmaya hazırlanırken, Türkiye’de eğitim sistemi kronikleşen ve çözüm bekleyen köklü sorunların gölgesinde bir dönemi daha geride bırakmaktadır. Yüz binlerce adayın atama beklediği, mevcut öğretmenlerin ise ağır iş yükü ve derinleşen ekonomik sıkıntılar altında mesleklerini icra etmeye çalıştığı bu süreç; kalabalık sınıflar, yetersiz fiziki kapasite, personel eksikliği, temizlik ve hijyen krizleri gibi doğrudan okul koridorlarına yansıyan temel sorunlarla daha da ağırlaşmıştır.
ÖZEL OKULLAR HER YIL FAHİŞ FİYAT ARTIŞIYLA EĞİTİMİ SÖMÜRÜ ALANI HALİNE GETİRİ YOR
MEB’in örgün eğitim istatistiklerine göre Türkiye’de örgün eğitimde (resmi + özel) yaklaşık 16 milyon 906 bin öğrenci bulunmaktadır. Devlete ait kurum/okul sayısı 61 bin 111 den, 59 bin 336 düşerken aynı dönemde özel okulların sayısı 14 bin 352 den 14 bin 700 e yükselmiştir. 2025/26 eğitim öğretim yılı itibariyle Türkiye’de faaliyet gösteren özel okulların devlet okullarına oranı yüzde 24 seviyesine ulaşmıştır. Bu durum, h er dört devlet okuluna karşılık en az bir özel okulun olduğunu, özel öğretimin artık istisnai bir alternatif olmaktan çıkarak sistemin ana taşıyıcı bileşenlerinden biri haline geldiğini göstermektedir.
Devlet okullarında ise velilerin bağış, katılım payı, servis, yemek, kitap ve yardımcı materyal gibi kalemler adı altında sürekli artan bir mali yükümlülükle karşı karşıya bırakılması, eğitim hakkına erişimde sınıfsal ve ekonomik engeller ortaya çıkarmaktadır. Devlet okullarında yaşanan nitelik kaybının velileri özel okullara “mecbur” kılan yapısal bir itici güç haline gelmesi, anayasal bir hak olan parasız ve nitelikli eğitim ilkesinin pratikte nasıl tasfiye edildiğini göstermektedir.
EĞİTİMDE İSTİHDAM YAPISI HIZLA GÜVENCESİZ VE ESNEK ÇALIŞMAYA DÖNÜŞTÜRÜLÜYOR
Türkiye’deki eğitim emeğinin yapısal dönüşümünü ve kamusal alandaki güvencesizlik dalgası farklı istihdam biçimleriyle karşımıza çıkmaktadır. Hak, ücret ve güvence ekseninde daha esnek ve güvencesiz bir istihdam rejimi inşa edilmektedir.Ücretli öğretmenlik uygulaması kamusal bir hizmetin nasıl tamamen piyasa şartlarına göre ve asgari standartların bile altında yürütülebileceğinin en somut kanıtıdır. “Ders başı ücret”, “asgari ücret altı kazanç” ve “sıfır güvence” gibi tanımlamalar, bu gruptaki emeğin hukuken bir kamu personelinden ziyade, güvencesiz birer mevsimlik işçi statüsü olduğunu göstermektedir[1] Yardımcı personel ihtiyacı ise geçici olarak İşkur’ dan sağlanmaktadır.
TÜRKİYE’DE ÖĞRENCİ BAŞINA YAPILAN EĞİTİM HARCAMASI OECD ORTALAMASININ ÇOK GERİLERİNDE.
Türkiye’de eğitim kademelerine göre öğrenci başına yapılan harcamalar OECD ortalamasının hala çok altında seyretmektedir[2]. Türkiye’de eğitim kademelerine göre öğrenci başına yapılan harcamaların OECD ortalaması ile karşılaştırmalı verileri kamusal eğitimde yaşanan erozyonu bütün boyutlarıyla gözler önüne sermektedir.
OKULLARDA YAŞANAN TEMİZLİK VE HİJYEN SORUNU DEVAM EDİYOR.
2025/’26 eğitim-öğretim yılı boyunca eğitim kurumlarında ihtiyaç kadar personel görevlendirilmemesi nedeniyle pek çok okulda ciddi temizlik sorunları yaşanmıştır. Bazı okullarda tek bir temizlik görevlisi dahi bulunmamakta, sınıflar öğretmenler ve öğrenciler tarafından temizlenmek zorunda kalmıştır. Bu tablo, okulların temizlenmesini “öğretmen ve öğrencilerin gönüllülüğüne” bırakmakta, çocukların sağlığını tehdit etmektedir. Her yıl komik ücretlerle çalıştırılan İŞKUR personeli ise düzenli ve güvenli bir çalışma ortamından uzak 9 aylığına çalıştırılmaktadır.
ÖĞRETMENLERİ VE ÖĞRENCİLERİ KORUYAMAYAN SORUMLULAR HESAP VERMELİ
Okullarda son dönemde artış gösteren şiddet olayları, eğitim ortamının güvenliği konusunda toplumun her kesiminde derin endişeler yaratmaya başlamıştır. İstanbul’da öğretmen Fatma Nur Çelik’in hayatını kaybetmesi sonrasında, Şanlıurfa Siverek ve Kahramanmaraş’ta yaşanan silahlı saldırılar sonucunda yaşanan can kayıpları okulların güvenliğini acilen yeniden tartışmaya açmıştır. Bu saldırılar yaşanırken alınmayan önlemlerin ve çözülmeyen sorunların sorumluları yine hesap vermediler.
Okul güvenliği sadece polisiye tedbirlerle veya cezaların artırılmasıyla çözülebilecek bir asayiş meselesi değildir. Sadece polisiye tedbirlere ve cezalandırıcı mekanizmalara odaklanmak, şiddeti doğuran duygusal ve sosyal süreçleri yönetmek yerine baskılamak anlamına gelecektir. Bu yaklaşım, okulları öğrenciler için aynı zamanda önemli birer sosyalleşme alanı olmaktan çıkarıp, şiddeti tedavi etmeye çalışırken yabancılaşma ve adaletsizliği derinleştiren bir “hapishane modeline” dönüştürme riski taşımaktadır.
Okulun iç dinamiklerini yöneten rehberlik servisi ile okulun dış dünyayla ve sosyal çevresiyle bağını kuran sosyal hizmet uzmanlarının koordineli çalışması önemlidir. Bu şekilde her okul, öğrenciyi yapısal risklere karşı koruma altına alan güçlü bir “pedagojik ve sosyal kalkan” haline getirilmelidir.
ÇOÇUKLARIMIZA, BİR ÖĞÜN ÜCRETSİZ SAĞLIKLI YEMEK VE TEMİZ SUYU ÇOK GÖRDÜLER
Türkiye, çocuk yoksulluğu söz konusu olduğunda alarm veren bir noktadadır. OECD'nin son raporlarına göre Türkiye, çocuklar arasında yoksulluk oranının en yüksek olduğu ülkelerden biridir. OECD ortalaması yüzde 12-13 seviyelerindeyken, Türkiye'de bu oran yüzde 20’nin üzerine yerleşmiştir. Yani ülkemizde her 4-5 çocuktan biri, ailesinin geliri nedeniyle temel ihtiyaçlarını karşılayamayacak durumdadır.
Eğitim hakkı, çocukların beslenme durumundan bağımsız düşünülemez. Bu nedenle, devletin ayırdığı bütçenin sermaye sahiplerine teşvik olarak verilmesi yerine; her kademedeki öğrenciye, hiçbir ayrım gözetmeksizin “Okulda Bir Öğün Ücretsiz Sağlıklı Yemek ve Temiz Su” olarak sunulması hayati önemdedir.
MESEM ÇOCUKLARIMIZI SERMAYEYE UCUZ İŞGÜCÜ OLARAK PEŞKEŞ ÇEKİYOR
Türkiye’de meslek liselerinin büyük bölümü, birer eğitim kurumu olmaktan çok fabrika gibi işletilmektedir. Çocuklar ve gençler “çırak” ya da “stajyer” kimliğiyle işçi gibi çalıştırılmakta, emek sömürüsünün sınırları zorlanmaktadır. MESEM, yoksul öğrenciler ve aileleri için bir “zorunlu tercih” olarak dayatılmaktadır.
Çocuk emeği sömürüsünün “beceri eğitimi” adı altında kurumsallaştırılması kabul edilemez. Devlet eliyle sermayeye ucuz iş gücü sağlayan bu sistem, çocuk işçiliğini yasal bir kılıfa büründürmektedir.MESEM uygulaması daha fazla can almadan derhal durdurulmalıdır. Mesleki eğitim, patronlara kaynak aktarımı değil; öğrencilerin bilimsel bilgi, çağdaş beceri ve özgür bireyler olarak yetişmesini sağlayacak şekilde yeniden düzenlenmelidir.
TÜRKİYE YÜZYILI MAARİF MODELİ: LAİK BİLİMSEL EĞİTİME KARŞI İDEOLOJİK KUŞATMADIR
Millî Eğitim Bakanlığı tarafından “Türkiye Yüzyılı Maarif Modeli” adıyla geçtiğimiz eğitim öğretim yılından itibaren uygulanmaya başlayan yeni müfredat, eğitim bileşenlerinin, sendikaların ve bilim çevrelerinin görüşleri yok sayılarak hazırlanmış pedagojik bir yıkım projesidir
“Maarif Modeli”, öncelikle bilimi ve laik eğitim ilkesini açıkça hedef almaktadır. Eğitimin tüm kademelerine yayılan ve dini referanslarla örülen “değerler eğitimi” adı altındaki düzenlemeler, kamusal okulları tarikat ve cemaatlerin arka bahçesi haline getiren ÇEDES gibi projelerin müfredat haline getirilmiş halidir. Farklı inançlara, kimliklere ve yaşam biçimlerine yer vermeyen bu tek tipçi yapı, toplumsal çeşitliliği yok saymakta ve okullardaki kutuplaşmayı çocuk yaşlara indirmektedir.
MİLLİ EĞİTİM AKADEMİSİ İDELOJİK BİR DAYATMADIR
Eğitim Sen olarak, Öğretmenlik Mesleği Kanunu hazırlık sürecinden itibaren uzun süredir yapmış olduğumuz itirazlara ve eleştirilerimize rağmen hayata geçirilen Milli Eğitim Akademisi modeli, öğretmenlik mesleğini itibarsızlaştıran, eğitim fakültesi mezunlarını yok sayan ve kamusal eğitimi tasfiye etmeyi hedefleyen bir yapıda karşımıza çıkmaktadır.
Akademi sürecinde öğretmen adaylarına ödenen ücret 32 bin 351 TL’dir. Adaylar bu ücretle açlık sınırının altında bir yaşama mahkum ediliyor.Türkiye’nin yüz yılı aşan köklü öğretmen yetiştirme modelini yok sayan, tarihsel süreç içinde oluşmuş tüm eğitim birikimini ve pedagojik kazanımlarını tasfiye etmeyi amaçlayan söz konusu “akademi” dayatmasını kabul etmek ve onaylamak mümkün değildir.
TEK ÇIKIŞ YOLU: LAİK BİLİMSEL ULAŞILABİLİR KAMUSAL BİR EĞİTİM MODELİ
Eğitim sistemini içinde bulunduğu çöküşten kurtarmanın ilk adımı, eğitimin niteliğini doğrudan belirleyen eğitim emekçilerinin tam güvenceli istihdamını sağlamaktır. Eğitimde hiyerarşi ve güvencesizlik yaratan ücretli ve sözleşmeli öğretmenlik gibi esnek çalışma biçimlerine derhal son verilmeli, mülakat gibi kayırmacı mekanizmalar elenerek herkese mülakatsız kadrolu atama imkânı sunulmalıdır. İkinci adım olarak, devletin bütçe kaynakları teşvikler ve muafiyetler yoluyla özel okul sahiplerine aktarılmak yerine doğrudan öğrenciye bütçe mantığıyla kamusal okullara aktarılmalıdır. Üçüncü adım, Çocuk işçiliğini meşrulaştıran ve öğrencileri fabrikalarda ucuz iş gücü olarak sömüren MESEM uygulamaları derhal durdurulmalıdır.
Son olarak Kamu okullarını bilimsel karakterinden uzaklaştıran ÇEDES ve tüm tarikat, cemaat veya vakıf protokolleri koşulsuz olarak iptal edilmelidir. Eğitim müfredatı dogmalardan arındırılarak laik ve bilimsel bir özle yeniden inşa edilmeli, okullarda eşit yurttaşlık ilkesi eksiksiz şekilde tesis edilmelidir. Türkiye'de eğitim hakkını paranın ve ideolojinin tahakkümünden kurtarmanın yegâne yolu, güçlü bir kamusal eğitim politikasını hayata geçirmektir.

Samsun HABERİ
Yorumunuz başarıyla alındı, inceleme ardından en kısa sürede yayına alınacaktır.
